AMAÇ - goksudogaokulu

www.goksudogaokulu.org
goksudogaokulu@gmail.com
göksu doga okulu
Göksu Vadisi ve Deltasında Ekoloji Temelli Doga Egitimi
İçeriğe git

Ana menü:

AMAÇ

2.1. Amaç
Projenin toplumda hangi ihtiyacınasıl karşılayacağı, çağrı metninde belirtilen amaçlara uygunluğu,projenin beklenen etkisinin ne olacağı ve önemi yazılmalıdır. (Yazım alanı gerektiği kadar uzatılabilir.)


Doğa, uzun yıllar insanlığa bahşedilmiş sonsuz bir nimetmiş gibi düşünülmüştür. Oysa tarih boyunca insanların her yaptığından etkilenmiştir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren, dünya ekonomisinin küreselleşmesi ile birlikte, çevre sorunlarının, günümüzde küresel boyutlar kazandığı görülmektedir. Bu yüzden, çevre sorunları için yerel ve küresel önlemler alınmakta, ulusal ve uluslararası toplantıların sayıları hızla artmaktadır. Bu çerçevede yönetsel, hukuksal ve teknolojik planlamalar yapılmaktadır. Ancak,  toplumsal düzeyde, kişilerin birey olarak çevre sorunlarının varlığının “farkındalığı” konusunda yetersizlikler mevcuttur. Bu, çevre sorunlarıyla mücadele, hem ülkemiz hem de diğer ülkeler için önemli bir sorundur.
Çevre sorunlarının küreselleşmesi ve yaşamı tehdit eder noktaya gelmesi, insanları doğa ile ilişkilerini ve çevreye karşı tutum ve davranışlarını tekrar sorgulamaya; doğaya karşı bireylerin üstlendikleri görev ve sorumlulukları tekrar gözden geçirmeye; çevre ahlâkı, çevrebilimle ilgili kültür ve çevre bilincini tekrar tanımlamaya itmiştir. Tüm bunların sonucunda erdem, ahlâk, değer, hoşgörü, denge, birliktelik, etik, kalkınma, ekonomi gibi kavramlar çevrebilimle ilgili açıdan yeniden tanımlanmaya başlanmıştır. Doğa için eğitimin gerekliliği, önemi, işlevi ve etkileri sorgulanırken, derslerin çevreselleştirilmesi ve okullarda öğrencilere yeterli çevre bilinci verilememesi konusu birçok ülkede tartışılmaya başlanmıştır.
Bugünkü uygarlık düzeyine ulaşılması, insanın doğaya egemen olma duygusu ve doğayı kendi istemleri doğrultusunda biçimlendirme çabaları doğal dengenin büyük ölçüde bozulmasına neden olmuştur. Günümüzde ‘çevre sorunları’ olarak ifadesini bulan söz konusu doğal dengenin bozulma olgusu; gerek ulusal düzeyde, gerekse küresel ölçekte çözümlenmesi en öncelikli sorunlar içinde yer almaktadır. Bu sürecin temelinde ise ‘İnsanın Doğadan Kopması’ ve doğal kaynakları sürdürülebilir bir şekilde kullanmaması yatmaktadır.
Bütün insan toplulukları karmaşık ve birbiriyle bağlantılı fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçlerden geçmiştir. Bu süreçler, güneşin ürettiği enerji, yaşam için gerekli olan elementlerin dolaşımı, kıtaların dünya yüzeyi üzerinde hareket etmelerine neden olan jeofizik süreçler ve iklim değişimini düzenleyen etkenlerdir. İnsanlar da dâhil olmak üzere çeşitli hayvan ve bitki türlerinin karmaşık ve birbirine bağımlı topluluklar oluşturmasının temelinde bu süreçlerin varlığı kabul edilmektedir. İnsanlar da dâhil olmak üzere, dünya üzerindeki hiçbir canlı türünün tek başına var olamayacağı ve tüm canlıların bir ekosistemin parçaları olduğu kabul edilmektedir.
Bilimsel bilginin hızla artması ve teknolojinin hızla gelişmesi toplumların değişmesini de beraberinde getirmiş ve bunun sonucu olarak birey-çevre ilişkilerinde de bu değişme yaşanmaya başlamıştır. Sanayi devrimi ile başlayan değişme ve gelişme, önce büyük kentleri etkilemiş, zamanla bu etki küçük yerleşimlere kadar ilerlemiş ve giderek toplumların temel çekirdeğini oluşturan aile yapısını etkileyerek tüm toplumların gerek düşün, gerekse yaşam tarzına yeni boyutlar kazandırmıştır. Çok boyutlu yaşamın karmaşası içinde bireyin toplumsal talepleri ve yaşamsal beklentilerinin örtüşmemesi bireysel mutluluğun sağlanması açısından da öncelikli sorun olarak ortaya çıkmaktadır.  
Bireyin; kendini, toplumu ve doğa üzerine kurulan ve kurulmaya çalışan egemenlik olgusunu sorgulaması, beraberinde dogmatik düşünce tarzından aydınlanmaya ‘Gözlem ve Bilimsel Araştırmaya geçişi sağlamıştır. Toplumsal gelişme ve düşüncenin pozitif evreye ulaşması olgular arası ilişkilerde neden-sonuç (Sistematik Düşünme) bağlantılarının araştırılması, temelde bireysel ve toplumsal tepkilerin de çıkış noktasını oluşturmuştur. Birey olma ve sorgulama niteliğine sahip olan insan, uygarlaşmanın bedeli olarak doğal dengenin bozulması anlayışına karşı koruma (Sürdürülebilir Kalkınma) bilincini geliştirme ve sonuçta doğa korumanın uygarlaşma ölçütü olma zorunluluğu aşamasına gelmiştir. Artık günümüzde toplumlar teknoloji ve ona bağıl gelişen sanayinin salt parasal getiri elde etme anlayışının her türlü olumsuz olgularına rağmen belli bir doğa koruma bilincini oluşturma (Doğa ve Çevre Eğitim) düşüncesinde birleşmektedirler. Gelişmekte olan doğa koruma bilinci, ülke yönetimlerini ve uluslararası örgütleri sahip olunan doğal değerlerin evrenselliği düşüncesinde birleştirerek bu alanlara bilimsel ölçütlere göre belli koruma statüleri getirmektedir. Geliştirilmeye çalışılan söz konusu koruma yapılarından en fazla kabul göreni ve yaygın olanı ise ‘milli park’ (ulusal park) statülerindeki korunan alanlardır. Diğer koruma statülerinden ise Tabiatı Koruma Alanları, Tabiat Anıtları, Tabiat Parkları ve Özel Çevre Koruma Bölgeleri ele alınabilir.
Türkiye’de ise 2010 yılı itibariyle ile 14 adet Özel Çevre Koruma Bölgesi bulunmaktadır. Göksu Deltası Özel Çevre Koruma Bölgesi ve çevresindeki önemli sulak alanlar, tarihi, coğrafik, arkeolojik ve kültürel bölgeler proje için uygulama alanları olarak kabul edilmiştir.  
Birinci yüzyılda yaşamış olan Amasyalı coğrafya yazarı Strabon, bugünkü İçel ve çevresini Kilikya olarak tanıtmakta ve coğrafi açıdan bunu ovalık ve dağlık Kilikya olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Her iki Kilikyanın da başkenti Tarsus idi. Dağlık Kilikya'nın sınırları Manavgat Çayından Limonlu' ya (Lamus Deresi) kadar uzanan bölgeyi, Ovalık Kilikya ise Limonlu'dan Amanos Dağlarına kadar olan alanı kapsıyordu. Bu sınırlar sabit olmayıp, Roma imparatorları tarafından yeni düzenlemelerle yeniden belirleniyordu. Bu bölgeler, bugün Taşeli ve Çukurova adını taşımaktadırlar.
Bölgeyi bir taraftan deniz diğer taraftan ise sadece birkaç noktadan geçit veren Toros dağları çevirmektedir. En önemli geçitlerden biri "Kilikya Kapısı" diye adlandırılan Gülek Geçidi, diğer geçitler ise Mut yakınlarındaki Sertavul ile Hatay istikametinde ise Belen Kapısı' dır. Kilikya bölgesinin, bir taraftan sırtını Toros dağlarına dayaması bir taraftan ise denizle çevrili olması, korunaklı bir bölge olmasını sağlamıştır. Aynı zamanda bu yörede tarıma elverişli verimli ovaların ve bol suya sahip nehirlerin bulunması, buranın insanlar için yaşanılabilir ideal bir bölge olmasını sağlamıştır.
Bu bölgenin en eski yazılı tarihi, Luvi, Kizzuwatna, Hitit, Asur ve Babil krallıklarının tarihleri ile içiçedir. Yerel krallık Kizzuwatna M.Ö. 17. yüzyılda Hitit işgaline uğramış daha sonraları da sırasıyla, Urartular, Asurlular, Babiller, Libyalılar, Persler, Seleukoslar ve Romalılar tarafından işgal edilmiştir. Bu arada Aiollar ve İonlar bölgenin çeşitli noktalarında ticaret iskeleleri ile yerleşim birimleri kurmuşlardı.
Şehir, Bizanslı’ların elinde iken MS. 13 yy'da Selçukluların; 14.yy'da Karamanoğullarının yönetimine girmiş; 1471 yılında Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. Başlangıçta Seleucia olan adı zamanla "Silifke"ye dönüşen yerleşim merkezi Osmanlı'lar döneminde bazen sancak, bazen vilayet merkezi olmuştur. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra İÇ-EL ili merkezi (1924 - 1933) olan Silifke, 1933'ten sonra içel iline bağlı bir ilçe merkezi haline getirilmiştir
Göksu Nehri: Antik çağda Cleadnos adıyla anılan Göksu Nehri, Seyhan ve Ceyhan Nehirlerin’den sonra Akdeniz’e dökülen akarsuların en önemlisidir. Nehir, Taşeli Platosundan doğar ve Toros dağları boyunca derin bir kanyondan akar. Taşeli yaylalarından geçerek ve Geyik dağlarının sularıyla beslenerek Akdeniz’e dökülür. Uzunluğu 250 Km.’den büyük olan nehrin drenaj havzası 10.000 km2’den fazladır. Göksu, iki büyük kolu olan; Hadım Göksuyu ve Ermenek Göksuyu halinde Taşeli yaylalarının sularını toplayarak kuzeybatıdan-güneydoğuya doğru derin vadiler ve boğazlar içerisinden geçer. Mut yakınlarında bu iki büyük kol birleşir ve buradan itibaren Akdeniz’e kadar artık Göksu Irmağı adıyla akar.
Yağmur ve kar sularıyla beslenen nehrin rejimi düzensizdir. Eylül ve Ocak ayları arasında düşük su düzeyinde akan nehir, Nisan ayında karların erimesiyle en yüksek su düzeyine ulaşır. Ortalama debisi 130 m3/sn.dir. Ocak ile Haziran ayları arasında nehir havzasında, Ermenek ve Gökçay kollarında oluşan sert fırtınaların sebep olduğu taşkınlar gözlenir. Taşkınlar nadiren Akgöl civarında etkili olur. Zaman zaman da Paradeniz’e kadar ulaşır.  Akgöl’de uzun dönem için sedimantasyonun neden olduğu ötrofikasyon tehlikesi vardır. Uzun dönemli hidrografi, havzadaki minimum akışı 100 m3/sn civarında tutan önemli bir yer altı suyunun varlığını göstermektedir. Birbirini takip eden birkaç yağışlı yıl, yer altı suyunun artmasına neden olmaktadır.
Göksu Deltası Özel Çevre Koruma Bölgesi:  Mersin ili, Silifke ilçesine bağlı 4 belde ve 7 köyden oluşmaktadır (Merkez 2014 Yılında Mersin İl Merkezine taşınmıştır). Göksu Deltası; Orta Toroslar eteğinde bulunan Mersin İli’ne bağlı Silifke İlçesi’nin güney kenarında, Göksu Irmağının oluşturduğu kıyı ovası üzerindedir. Göksu Nehri’nin batısında iki lagün olan Paradeniz ve Akgöl yer alır. Özel Çevre Koruma sınırları içerisinde 11 adet yerleşim yeri bulunmakta olup toplam koruma alanı 226 km² dir. Denizden yüksekliği 0-5 m arasında değişen Göksu Deltasının toplam alanı yaklaşık 15 000 hektardır.
Bölge ve çevresi Akdeniz’den gelen yağmur yüklü bulutlara açık olması sebebiyle fazla miktarda yağış alır (700 mm/yıl). Ancak, alanın hidrolojik yapısını doğrudan etkileyen kaynak Doğu Akdeniz havzasının en büyük ırmağı olan ve uzunluğu 250 km’ye varan Göksu’dur. Çevredeki yeraltı kaynak ve derelerden beslenerek bol yağış alan yüksek kesimlerin sularını toplayan Göksu Irmağı’nın  debisi 118 m3/s (minimum 26 m3/s; maksimum 1680 m3/s) dır. Akgöl ve Paradeniz Lagünü 1312 ha büyüklüğündedir. Akgöl (820 ha) hafif tuzlu acı su karakterindedir. Her litresinde 1,0 g kireç içeren ve 0,5 – 1,0 m derinliğe sahip olan göl, balıkçıların açmış olduğu bir kanalla Paradeniz’e bağlıdır ve drenaj kanallarından tatlı suyla beslenmektedir. Paradeniz Lagünü (492 ha) ise, hafif tuzlu ve maksimum 1,5 m derinliğinde ve sürekli olarak bir kanalla denize bağlıdır. Göksu Deltası yer altı hidrolojik kaynaklar açısından da oldukça zengindir. Yeraltı suları kireçli olup, kaynaklar genelde karstik özelliktedir.
Silifke Ovası dördüncü zamanda oluşmuştur. Göksu Deltası, Göksu Nehrinin taşıyıp çökeltmiş olduğu kil, silt, kum ve çakıl boyutlu sedimanların karışımından oluşan kanal çökelleri, taşkın ovası çökelleri, plaj kumları ve kumullardan oluşmaktadır. Göksu Deltası’nda yükseltiler (0-5 m) ve eğim en fazla %15 olarak saptanmıştır. Morfolojik yapı bölge içerisinde çok fazla çeşitlilik göstermemesine rağmen kum tepelerinin oluşturduğu dalgalanmalar denize kadar ulaşmaktadır.
Silifke–Göksu Deltası sahillerindeki kum hareketi, çoğunlukla rüzgârla kıyıdan iç bölgelere doğru olmaktadır. Tür kaybının hızlı olduğu habitatların başında gelen kumullar, Göksu Deltası’nın hassas habitatlarından biridir. Türkiye kıyı kumul florasının % 22’sini barındırmaktadır. Kumullar özellikle Delta’nın batı kısmında Akgöl ve Paradeniz’in çevresinde daha fazla olup, en güneyde Incekum denilen yerde denize ulaşmaktadır. Bu oluşum ayrıca suyun altında sığ olarak devam etmektedir. Kumsallar Deltada çok özel bir değer taşır. Çünkü Akdeniz’de yaşayan iki kaplumbağa türü olan Caretta caretta ve Chelonia mydas’ın halen yumurtalarını bıraktığı nadir bölgelerden biridir.
Denizden ortalama 2 m yükseklikte bulunan Göksu Deltası’nda ise, doğal bitki örtüsünü Akdeniz’in maki formasyonu ile birlikte yoğun kumul bitkileri ve tuz stepleri oluşturmaktadır. Bölgede yapılan incelemeler, deniz kıyısından kuzeye doğru gidildikçe doğal bitki örtüsünün değişim gösterdiğini ortaya koymuş ancak kıyı boyunca farklı bir değişimin oluşmadığı gözlenmiştir. Göksu Deltası’nda doğal bitki örtüsünün yanında kültür bitkileri de bulunmaktadır. Doğal bitki örtüsünün özellikle kıyısal kumul bitkileri şeklinde yoğunlaştığı tespit edilmiştir. Deltanın güneyi Akgöl ve Paradeniz çevresindeki geniş alanlar alçak ve yatık bir şekilde tuzcul (halofit) bitki örtüsüyle kaplı bulunmaktadır. Bitkilerin varlığı toprak tuzluluğuna ve taşkın periyodunun süresine bağlı olarak değişiklik göstermektedir.
Akgöl çevresindeki kumul alanlar için en yaygın dominant bitkiler, yaz-kış çiçekli kalabilen Ononis natrix ve Euphorbia paralias’tır. 0-3m’lik kumul tepelerinin üzerine Myrtus communis (Mersin çalısı), Paliurus spina cristi (Karaçalı) ve Vitex agnus castus kaplamıştır. Kumul tepelerinin deniz kıyısı sahil şeridi bitkileri arasında oluşturduğu set, rüzgarı büyük oranda engelleyerek Allium sp., Iris sp., (Süsen) ve Muscari sp., gibi bahar türlerinin de gelişmesini sağlayan bir zemin oluşturmuştur. Akgöl ve sahil şeridi arasında; Myrtus comminus (Mersin), Nerium oleander (Zakkum), Styrax sp, Thymelaea hirsuta, Poterium spinosum, Ononis natrix (Öküz çanı), Juncus acutus (Sivri hasır otu), Cirsium spp, Salicornia europea (Deniz böğrülcesi), Phragmites sp, Arum sp (Yılan yastığı), Pancratium maritimum (Kum zambağı), Tamarix smyrnensis (Ilgın), Urgenia maritima, Artemisia sp., Linum sp., Anthemis sp., Chrysanthemum sp., Limonium sp.(Limonyum), Halimione portulacoides, Datura sp., türlerinin tespiti yapılmıştır. Paradeniz, yaygın bitkiler, Phragmites sp. ve Thypa sp. Sazlıkları yanında Juncus sp. ve Scirpus sp., Arthrocnemum glaucum, Inula crithmoides (Anduz otu), Suaeda maritima, Urgenia maritima, Salicornia europea (Deniz börülcesi), Halimione portulacoides, Chenepodium alhangi ve bazı çalı bitkileri, Ricinus communis(Hint yağı), Convolvulus sp., Statice sp., Limonium sp.’lar yer almaktadır. Tarla kenarları Malya sp. gibi bitkiler ile Nargissus sp.(Nergiz), Mandragora sp., Achillea sp., gibi türleri barındırır. Göksu Nehri kıyıları ise daha çok Salicornia sp., türleri ile kaplı bulunmaktadır.
Göksu Deltası’na daha çok tuzcul bitkilerle, kumul vejetasyonun, hâkim olduğu görülmektedir. Özellikle de Salicornia ve Euphorbia cinslerine ait türlerin Deltanın batısıyla, Akgöl ve Paradeniz çevresinde yoğunlaştığı görülmektedir. Ayrıca denize çok yakın bir konumda tespit edilen Zygophyllum album’un (Yabani kimyon) adeta su yapısıyla iç içe olan konumunu batıdan doğuya gidildikçe sürdürdüğü görülür. Alandaki bitkileri tuzcul sukkulent halofitler, yastık formlu kserofit ve hasır şekilli hemikriptofitlerin oluşturduğu söylenebilir. Alanın kurak yarı kurak Akdeniz İklimi, tuzlu – alkali toprakları, yüksek taban suyu, gel-gitleri, nehir taşkınları, yağışlara bağlı taşkınlar ve bunlara bağlı olarak oluşan ve kaybolan mikro habitatlar en belirgin özellikleridir.
Göksu Deltası’nı kışlama ve kuluçka alanı olarak kullanan çok sayıda kuş türü, yılın hemen her mevsiminde, ilginç ve canlı bir peyzajın oluşumuna katkı sağlayarak Deltanın rekreasyonel potansiyelini ve çekiciliğini daha da arttırır. Yapılan araştırmalarda kuşların Göksu Deltası’nı hem kışlama hem de kuluçka alanı olarak kullandıkları saptanmış, bazılarının ise yerli türler olduğu belirlenmiştir. Özellikle Akdeniz kuşağında yalnızca belirli bölgelerde rastlanan ve sayıları gittikçe azalan Saz Horozu “Porphyrio porphyrio”  koruma alanının en önemli kuş türlerinden biri olup adeta bu bölgenin simgesi durumundadır. Göksu Deltası’nda bugüne kadar yapılmış ornitolojik araştırmalar özellikle kış aylarında ve göç zamanında kuş populasyonunun ve tür sayısının önemli ölçüde arttığını ortaya koymuştur. Bugüne kadar Delta’da 300’ü aşan kuş türü tespit edilmiştir. Büyük Flamingolar “Phoenicopterus ruber“ için Göksu Deltası ayrı bir öneme sahiptir. Bunun temel nedeni, bu türün Delta’yı düzenli olarak kullanmasıdır.
Göksu Deltası’nın Herpetolojik (Sürüngenler ve Amfibiler, Kurbağalar) önemini saptamaya yönelik bir çalışma sonucunda, 34 tür belirlenmiştir. Bu türlerden dördü kara ve su kurbağa (Anura), altı tür kara ve su kaplumbağası, on dörtdü kertenkele (Scauria) ve onu yılan türüdür. Göksu Deltası deniz kaplumbağaları “Caretta caretta”  ve “Chelonia mydas” ın yumurtalarını bıraktığı, Akdeniz’deki en önemli ana yuvalama bölgelerinden birisini oluşturur. Ayrıca yumuşak kabuklu Nil Kaplumbağası “Trionxy tringuis” da bu bölgede bulunmaktadır. Özellikle Deltanın güneybatı tarafında kaplumbağaların daha çok yuva yaptıkları tespit edilmiştir. Deltanın doğusu, daha az yuvalanma imkânı veren alanlar olmakla beraber burada da uygun yuvalanma habitatları mevcuttur. Koruma alanında deniz kaplumbağalarının yumurtalarını bıraktığı kumsalın uzunluğu ise 10,5 km’yi bulmaktadır.
Akgöl’de dört tür balık avlanmaktadır. Bunlardan ikisi tuzluluğa toleranslı göçücü balık türleri; Yılan balığı (Anguilla anguilla) ve Haskefal (Mugil cephalus)  Paradeniz Lagünü’ne geçerler. Ayrıca iki tatlı su türü Sazan (Cypinus carpio) ve Karabalık (Clarias lazera) bu göle yumurta bırakmaktadır.  Yılan balığı ve Karabalık daha çok ihraç edilmek üzere avlanmakta, diğer türler ise bölgede tüketilmektedir. Paradeniz’de balık türleri olarak; Deniz Levreği (Dicentrarcus labrax), Çipura (Sparus auratta), Sinagrit (Dentex, dentex), Sivriburun (Cantharus lineatus), Karagöz (Diplodus vulgaris), Melenurya (Oblada melenura), Sarıgöz (Diplodus sargus), Çizgili Mercan (Lithognatus mormyrus), Mercan (Pagrus pagrus) avlanmaktadır. Göksu Deltası’nda bir başka su ürünü olan Mavi yengeçlerin “Callinectes sapidus” avlanması suyun sıcak olduğu Haziran’dan Ekim ayına kadar, Akgöl ve Paradeniz’de sürdürülmektedir.
Göksu Deltası ve yakın çevresi tarihi ve arkeolojik değerler açıdan çok zengindir. Delta içerisinde yer alan üç höyük kalıntısının Hitit dönemine ait olduğu sanılmaktadır. Paradeniz Lagünü kenarındaki kumullarda Roma ve Bizans dönemlerine ait büyük yapı kalıntıları bulunmuştur. İncekum yakınlarında ve Akgöl’ün güneyinde yer alan kumullarda da bazı kalıntılar yer almaktadır. Altınkum ve Gazi Çiftliğinde yer alan iki yatır bölgedeki yedi kardeş yatırlarından ikisidir. Hacıpaşalar çiftliğinde bulunan iki alçak Höyük, Roma – Bizans kalıntıları, Ulugöz Su Kovaları ve Atatürk Çiftliği tarihsel niteliktedir. Ayrıca Deltanın batısında tarihi 13. 14. yy’a kadar uzanan Roma, Bizans ve Ermeni kalıntıları vardır. Meryemlik, Hıristiyan döneminde önemli bir hac merkezi olan kent, Roma ve erken Bizans dönemlerinde kurulmuştur. Silifke’nin ise günümüzde tarihi kalıntılarla dolu olması, Roma ve Bizans dönemlerinde çok gelişmesindendir. Atakent (Susanoğlu) / Corasium da 7. yüzyıla kadar önemini ve varlığını sürdürdüğü sanılan Bizans Liman kalıntıları bulunmaktadır.  
Proje sahasında bulunan Hitit, Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi eserlerinin yanı sıra temsili Kıbrıs Barış Harekatı şehitliği, astım mağarası, kız kalesi, cennet cehennem obrukları, Silifke kalesi gibi tarihi ve doğal güzellikler Göksu vadisi ve Göksu deltası ve çevresinin önemini gün geçtikte arttırmaktadır.
Bu proje ile; Göksu Vadisi ve Deltası Çevresinin sahip olduğu doğal ve kültürel değerler, başta sulak alan olmak üzere çeşitli ekosistemler ve süreçler, ekoturizm potansiyeli, peyzaj değerleri, flora ve fauna, jeolojik ve jeomorfolojik değerler, geleneksel kültür ve mimari unsurlar uygulamalı ve katılımcı bir eğitim yöntemi ile katılımcılara aktarılarak çevre bilinci oluşturmak ve doğanın dilini anlamalarını sağlamak amaçlanmaktadır.
Projede bu ana amaç doğrultusunda altı alt amaç benimsenmiştir.
I) Doğaya Yakınlaşmak ve Doğayla Bütünleşmek
Doğaya yakınlaşmak, doğayı sevmek ve doğayla bütünleşmek doğanın dilini anlamakla mümkündür. Katılımcılara Göksu Vadisi ve Deltası Çevresinin sahip olduğu ulusal ve uluslararası öneme sahip ekosistem ve süreçler, doğal, tarihi ve kültürel güzellikler görsel ve uygulamalı olarak anlatılarak doğa – insan ilişkisini ve insanın da dâhil olduğu tüm canlıların ekosistemin ve süreçlerin bir parçası olduğunu ortaya koyarak ‘doğaya yakınlaşmayı ve doğayla bütünleşmeyi’ sağlamak.
II) İnsan Ekosistem İlişkisini Anlamak / Anlatmak
Bir ekosistemin parçalarını tek tek ve tam olarak anlayabilmek için, bu parçaları daha büyük bir bölümün alt dalları olarak değerlendirmek gerekmektedir. Bir ekosistemdeki bütün parçalar besin zincirinin farklı bölümleri arasındaki bağlantılardan oluşan karmaşık bir düzen yoluyla birbirine bağlıdır ve insanlar da dünya ekosisteminin birer parçasıdır. Bütün bitki ve hayvanlar birbirleri ile rekabet ederken farkında olmadan çevreyi değiştirirler ve varlıklarını sürdürebilmek ve gelişebilmek için işbirliği yaparlar. İnsanların ekosistemle olan ilişkilerindeki iki etken, onları bütün öteki hayvanlardan ayırır. Öncelikle, varlığının bağlı olduğu ekosistemleri tehlikeye atma ve yok etme gücüne sahip tek canlı türü insandır. İkinci olarak da, yeryüzündeki her bir ekosisteme yayılan ve ardından, teknolojiden yararlanarak bütün bu ekosistemleri egemenliği altına alan tek canlı türü de insandır. Katılımcılara Göksu Vadisi ve Deltası Çevresinin sahip olduğu ekosistemler üzerinden insan – ekosistem ve diğer canlılar – ekosistem ilişkisi uzman eğiticilerin desteği ile anlaşılmaya çalışılacaktır.
III) Bilimsel Araştırma Sevgisi Oluşturmak / Bilimi Popülerleştirmek
Katılımcıların Göksu Vadisi ve Deltası Çevresinin rekreasyonel, peyzaj ve kültürel değerlerini; gözlem, fotoğraf vb. yollarla keşfetmelerini sağlayarak, bu değerlerin sistematik düşünme yöntemiyle algılanmasını ve bilimsel araştırmalarla topluma sunularak sürdürülebilir yararlanmanın düşünsel altyapısını oluşturmak. Katılımcılar tarafından gözlemlenen ve incelenen objelerin resmini yapmak veya fotoğrafını çekmek, sulak alan, bozkır, antik yerleşimler, göl, mağara vb. doğal değerleri gezerek ilgi ve merak duygusunu ortaya çıkartmak.   
IV) Korunan Alanlarda Ekoturizmin Geliştirilmesi
Göksu Vadisi ve Deltası Çevresinin ekoturizm potansiyelini ve mevcut uygulamaları eğiticilerin anlatımı ve değerlendirmesi ile yerinde görerek, korunan alan çevresinde yaşayan yöre insanının doğal kaynaklardan sürdürülebilir yararlanma örneklerini irdelemek.
V) Çevre Bilincinin Oluşturulması
Çevre sorunları her ne kadar yeni ortaya çıkmamış olsa da dünya nüfusundaki hızlı artış, ekili alanlardaki genişleme, sanayileşme ve buna bağlı olarak ortaya çıkan kentleşme, ormansızlaşma, iklim değişikliği, erozyon, yabani bitki ve hayvan türlerindeki azalma, artan kirlilik düzeyi, gelir dağılımdaki dengesizlik çevre sorunlarının her geçen gün artmasına neden olmaktadır. Bu sorunların azaltılması ise toplumlarda çevre bilincinin oluşturulması ile mümkündür. Göksu Vadisi ve Deltası Çevresindeki diğer doğal kaynak değerleri kullanılarak katılımcılarda çevre bilincinin oluşturulması sağlanacaktır. Bu bilinç özel çevre koruma alanlarının eğitsel işlevi çerçevesinde gözlem, uygulamalı anlatım, arazi çalışması, çeşitli doğa oyunları, çalıştaylar vb. yöntemlerle oluşturulacaktır.





İçeriğe dön | Ana menüye dön